SAHİH-İ MÜSLİM

     Konular Numaralar  

 

 

1757 nolu Hadis’in İzahı:

 

Bu hadîsi Buhâri «Kitâbül-Megâzî», «Kitâbül-l'tisâm» ve «Kitâbül-Ferâiz-da; Ebû Dâvûd «Harâc»da; Tirmizî «Siyerde; Nesâî «Ferâiz», «Fey» ve «Tefsîr»de muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.

 

Rumal veya Rimâl: Hurma yaprağı ve emsali şeylerden dokunan hasırdır.

 

Yâ Mâli veya Mâlü: Yâ Mâlik demektir. Kelimenin sonundaki (k) atılarak terhîm yapılmıştır. Buna Arapçada «münâdâ-i murahham» denir. Son harfi kesre ve zamme ile okumak caizdir. Kesre ile okunursa kelime olduğu şekilde bırakılmıştır. Zamme ile okunursa müstakil isim yapılmış olur.

 

Hadîsin hulâsası şudur: Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in amcası Hz. Abbas'la, Hz. Ali Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'\n terekesinden hak dâva ederek Halîfe Ömer (Radiyallahu anh)'ın huzuruna çıkmışlar; Halîfe onların vakti ile Hz. Ebû Bekr'e de müracaat ettiklerini, fakat Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e kimsenin mîrasçı olamayacağını bildiren hadîsi hatırlatarak kendilerine bir şey vermediğini söylemiş; kendisinin de aynı kanaatte olduğunu beyan ettikten sonra isteklerini şartla yerine getireceğini va'detmiştir. Dâva edilen mallar Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in Benî Nadtr yahudîlerinden aldığı fey' olup hassaten kendi mülkü idi. Hz. Alî, zevcesi Fâtıme (Radiyallahu anha) namına hak dâva ediyordu.

 

Burada Hz. Abbâs'ın, kardeşi oğlu Hz. Alî hakkında yalancı, hâin, vefasız gibi ağır sözleri söylediği göze çarpmaktadır. Bu vaziyet karşısında ulemâ hadîsi iki cihetten müşkil saymışlardır.

 

1- Mâzirî şöyle diyor: «Vâki olan bu sözün zahiri Abbas'a lâyık değildir. Hz. Alî de bu söylenen vasıfların tamamı şöyle dursun —hâşâ— bazısı bile yoktur. Evet, biz Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den bir de onun şehâdet ettiklerinden mâda kimsenin masum olduğunu kat'î olarak söyleyemeyiz; ama sahabe (Radtyallahu anhüm ve ecmain) hakkında hüsnü zanda bulunmaya, onlardan her kötülüğü nefyetmeye memuruz! Bu rivayetin bütün te'vîl yollan kapanırsa, yalanı râvilerine nisbet ederiz. Bu mânâyı ele alan bazı âlimler böyle sözleri yazmaktansa nüshalarından çıkarmayı vera* ve takvaya daha uygun bulmuşlar; ihtimâl bunları .râvilerin vehmine hamletmişlerdir.

 

Eğer bu sözler mutlaka kabul edilecek-ve râvilere de vehim isnat etmiyeceksek o takdîrde en güzel te'vîl şudur: Hz. Abbâs bu sözleri kardeşi oğluna nazı geçtiği için söylemiştir; çünkü oğlu yerindedir. Onun hakkında inanmadığı ve kardeşi oğlunun berî olduğunu bildiği şeyleri söylemiştir. Belki de bu sözlerle onu kendince hatalı saydığı inancından vazgeçirmek istemiştir. Ona göre bu işi kasden yapan bir kimse bu çirkin sıfatlarla vasıflanabilir. Alî'ye göre ise vasıflanamaz. Bu mesele bir Mâlikî'nin (Nebîz içenin dîni noksandır.) sözüne benzer; halbuki Hanefi (Noksan değildir) der; ve her ikisi de kendi itikadında haklıdır.

 

Bu te'vîl'i yapmak mutlaka lâzımdır; çünkü dâva Ömer (Radiyallahu anh)'ın meclisinde geçmiştir. Kendisi halîfedir.Osman, Sa'd, Zübeyr ve Abdurrahman (Radiyallahu anh) da oradadırlar. Ve hiç biri bu sözleri reddetmemiştir. Halbuki kendileri münkeri red hususunda şiddet gösteren zevattır. Bunun sebebi: Hâl karinesi ile Abbâs'ın zahirine inanmadığı sözü —yasağı mübâlegah olsun diye— söylediğini anlamış olmalarıdır. Ömer (Radiyallahu ânh)'ın : «Siz Ebû Bekr'e geldiniz; onu da yalancı, günahkâr, vefasız, hâin saydınız!- sözü ile kendisi hakkında dahî aynı kanaatte olduklarını söylemesi de bu suretle te'vîl edilir...»

 

Bedrüddîn Aynî, Mâzirî'nin bu te'vîlini de faydasız bulmuş ve: «Bu sözleri kitâbtan çıkarmak îcabeder. Hâşâ Abbâs bunları söylememiştir; bilhassa Ömer'in ve sahabeden bir cemaatin huzurunda bu olamaz. Ömer böyle şeylere susacaklardan değildir...» demiştir.

 

2- Kirmanî: «Eğer Hz. Abbâs'la Alî'nin istediklerini vermek doğru idi ise istedikleri anda Ömer (Radiyallahu anh) niçin vermemiştir; doğru değilse sonradan niçin vermiştir? diyor ve bu suâle kendisi şöyle cevap veriyor: «Hz. Ömer'in evvelâ vermemesi o malı kendilerine mülk olmak üzere istedikleri içindir. Sonra vermesi onda tasarrufta bulunsunlar, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile (iki sahâbîsi Ebû Bekir ve Ömer ne gibi tasarrufta bulundularsa onlar da Öyle yapsınlar diyedir.»

 

Hattâbî: «Bu kaziyye cidden müşkildir. Şu sebeple ki, Abbâsla Alî bu sadakayı Ömer'den onun şartına göre aîdılarsa Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in (Bıraktığımız sadakadır) hadîsini î'tirâf ettikleri ve buna muhacirler de şahid olduğu halde sonradan ne akıllarına geldi ki, dâvaya kalkıştılar?» diyor; ve bunun mânâsını şöyle îzâh ediyor: «Abbâs ile Alî'ye ortaklık zor geliyordu. Bu sebeple aralarında taksim istediler. Tâ ki her biri tedbîr ve tasarrufunda serbest olsun. Ömer ise buna mülk süsü verilmesin diye taksimi men etti. Çünkü taksim ancak mal ve mülkte olur. Aradan uzun zaman geçince halk bunu mîras zannetmeye başlar. Bahusus kız'la amca arasındaki mîras taksîmi yandır. Bu iş mirasla karıştırılarak Abbâs'la Alî 'nin aldıkları mallar kendi mülkleri imiş sanılır.»

 

Ebû Dâvûd: «Hilâfet Hz. Alî'ye geçince bu malları sadaka olmaktan değiştirmedi.» demiştir ki, bu da yukanki te'vîli te'yîd eder.

 

Kaadî İyâd'ın beyanına göre ulemâdan bâzıları: Hz. Fâtime'nın babasından kalan mirasını Ebû Bekir (Rodiyallahu anh)'dan istemesi —babasının (Bize mirasçı olunmaz!) hadîsini duyduktan sonra olmuşsa— Fâtıme (Radiyallahu anha) bunu: Kıymetli mallara mirasçı olunmaz; yiyecek, ev eşyası ve silâh gibi şeyler bundan hâriçtir, şeklinde te'vîl etmiştir. Ama bu te'vîl Ebû Bekir, Ömer ve diğer ashabın mezheblerine uymamıştır.» demişlerdir.

 

Kaadî İyâd diyor ki: «Ebû Bekir bu hadîsle aleyhine hüccet getirdikten sonra Hz. Fâtıme'nin münâzeadan vaz geçmesi bu dâva üzerine vâki' olan icmâı teslîm sayılır. Bu hadîsi duyup mânâsı kendisine anlatılınca fikrinden vaz geçmiş; artık bundan sonra gerek kendisi gerekse zürriyyeti mîras talebinde bulunmamışlardır. Bilâhare Hz. Alî halîfe olmuş; o da Ebû Bekirle Ömer'in yolundan ayrılmamıştır. Bu da gösterir ki Alî ile Abbâs'ın istekleri sâdece bizzat tasarruf meselesi imiş.»

 

Hz. Ömer, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in kendine hâs olan fey'den senelik nafakasını aldığını, artanını da Beytülmal'e koyduğunu bildirmektedir. Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in vefatında zırhının ailesi için ödünç aldığı bir miktar arpa karşılığında rehin verilmiş olduğu anlaşılmıştı. Senelik nafakası olsa zırhını rehin verirmi idi?

 

Cevap: Fahr-i Kâinat (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz ailesi efradının senelik nafakasını şüphesiz ki ayırırdı. Fakat o kadar cömert idi ki, sene dolmadan o nafakayı da çeşitli hayır yollarına sarfeder, evinde bir şey kalmazdı.